.


 

YENİDEN DOGUŞ NEDİR…

25 Şubat 2008 – 09:02
Reankarnasyon nedir? Yeniden doğuş?
REENKARNASYON ( YENİDEN DOĞUŞ ) NEDİR :

Tekrardoğuş, özellikle gü­nümüzde, çok ilginç bir konuma gel­miştir. Buna inananların sayısı da gün geçtikçe artmaktadır. Öyleyse ilk önce “Tekrardoğuş nedir?”, “Tekrardoğuşa inanmalı mıyız?” sorularının ya­nıtlarını bulmaya çalışalım.
Tekrardoğuş bir tekrar do­ğuş yasasıdır. Bir an bu yasayı kabul etmediğimizi düşünelim ve hep birlik­te şöyle bir yaklaşımda bulunalım; Bireylerin dünyaya farklı yörelerde, farklı olabilirliklerle doğuşunu herhalde siz de incelemişsinizdir. Bir bakıyorsu­nuz bir kişi fevkalade bir yuvada, iyi olabilirlikleri olan bir anne babadan dün­yaya geliyor. Ama bir bakıyorsunuz, evinden kilometrelerce uzaktaki okula gitmeye çabalayan, hatta üzerinde kış için kendisini koruyacak giysisi bu­lunmayan çocuklar da var. O zaman bu farklılık neden, Yaradan haksızlık mı yapıyor? İşte tekrar doğuş yasası­nın can alıcı noktası budur. Eğer reen­karnasyona inanmazsak, “Tanrı ada­letsizlik yapıyor.” gibi yanlış bir görüşe sahip olabiliriz.
Bazı düşünce sahipleri, zor koşullar altında yaşayan insanların di­ğerlerine örnek teşkil ettiklerini ve bu amaçla yaratıldıklarını söylemektedir­ler. Biz buna da katılıyoruz. Ama ne­den bir başkası değil de onlar? Demek ki, bireylerin doğdukları yöreler ve oradaki koşullar, onların ihtiyacı gereği­dir. İnsanlar isteklerine göre eyleme geçerler. Ama bu işi organize edenler isteklere değil, ihtiyaçlara göre verirler. O halde, karda kışta yürüyen o çocuk­ların, zor koşullar altında yaşayan aile­lerin gereksinimleri bunlar olduğu için, bu ortamda dünyaya gelirler. Çünkü dün­ya okulunun kendine göre bir öğreni­mi vardır. Bunu öyle bir kere de tamamlamak kolay değildir. Onun için her şeyi öğrenmek zorundayız. Bugün zenginliği, yarın fakirliği yaşayabiliriz. Bugün çok güçlü, sportmen bir bedene sahip olurken, bir başka zamanda çok ağır koşullar ve eksik (malül) bir be­denle de doğabiliriz. Tüm bunlar bi­zim gereksinimlerimiz gereğidir. Bu nedenle dünyaya tekrar tekrar enkarne olmak, yani doğmak zorundayız ki, eksiklikle­rimizi tamamlayabilelim.
Her gezegenin kendine özgü bir eğitim sistemi vardır ve dünyamızınki de budur. Dünyaya her doğuş ve dünyayı terk ediş sonucunda varlık bir sınav vermek zorundadır. Bu sı­navları hepimiz yaşar ama unuturuz. Çünkü dünyayı terk ettikten sonar, şuurumuzda bir genişleme olur ve orada yaptıklarımızın sonuçlarıyla yüz yüze geliriz. Vicdani bir muhasebeyle kendimize göre bir değerlendirme ya­par ve tekrar hak ettiğimizde, dünya planetine enkarne oluruz.
Herkesin “Karma” denilen karmik bir kaderi vardır. Bir önceki ya da şimdiki yaşamımızda yaptıklarımı­zın sonuçlarıyla bir gün mutlaka karşılaşırız. Başka bir deyişle ektiğimizi bi­çeriz. Eğer bu yaşamda bu olmuyorsa, hiç şüpheniz olmasın ki, bir sonraki yaşamda varlık bununla yüz yüze ge­lecektir. İşte biz buna “Karmik Kader” diyoruz. varlığı gereksinimlerini gider­mek amacıyla defalarca dünyaya en­karne olur demiştik. Bu geliş gidişler değişik ırklarda değişik cinsiyetlerde olabilir. Dinsel metinlerde de sembolik bilgiler vardır. Ama bunları çok dikkatli araş­tırmak ve sembolleri de çözmeye çalış­mak gereklidir. O zaman pek çok ger­çekle yüz yüze geldiğinizi göreceksiniz.
Ölen bir kişi “öte dünya” dedi­ğimiz yere geçer ve yaptıklarını yapmadıklarını düşünmeye başlar. Artık geniş bir şuura sahip olduğu için tüm bunları rahatlıkla görebilir. Dünya ge­zegeninde bizi engelleyen benliklerimiz ve egolarımız vardır. Önümüzdeki bu engeller bizim bazı gerçekleri görme­mize olanak vermez. O anki hali­miz ve bilgi düzeyimize göre karar ve­rir ve uygularız. Şimdi, ölen bir kişi tüm pişmanlıklarını ve kusurlarını oraya götürür, dedik… Bedenin dünya yaşamında koruyucu bir zırhı vardır. Ölümle beraber bu zırh ortadan kalk­tığı ve doğrudan enerji bedenle yüz yüze gelindiği için tüm bu acıları daha yoğun hisseder. Ayrıca, dünya yaşa­mında yaptığı yanlışlar daha belirgin hale gelir ve acı verir. Bu nedenle eski­ler her şeyi burada bitirmek isterler ve “maksatlı ıstırap” yaşayarak, öbür tarafa hiçbir şey bırakmamaya çalışır­lar. Aslolan, hiçbir şeye bağlı olmamak ve her şeyi bırakabilmektir. Özetle dünyaya kaç kez geleceğiz, bu ne za­man bitecek? gibi sorularla yüz yüze gelebiliriz. Buna da şöyle yanıt vere­lim: Dünyaya tekrar gelmemek için, kişilerin; maddenin etkisinden kurtul­maları ve maddenin özünün farkında olmaları, o bilgiyi deşifre etmeleri ge­reklidir.
Şimdi Beyaz’ın Sesi’nden bir tebliğ ak­taralım ve üzerinde biraz değerlendir­me yapalım: “Sevgi varsa, o sendedir. Merhametin varsa, o sendedir. İnsanı olarak görüyorsan, onu görüyor­sun. Rüzgarı hissediyorsan, onu bili­yorsun. Güneş için sevinebiliyorsan, onunlasın. Ay’ı arıyorsan, onu arıyor­sun. Suyu kana kana içiyorsan, onun tümüyle kendinde olduğunu bilmelisin. En önemlisi şu ki; ayağınızın altında olan toprağın ondan gelen zerrelerin zerresi olan bir güç olduğunu idrak ediyorsan, onu tümüyle anlayarak sesine bağlandığını ve gündüz hayatında, ge­ce hayatında o sesle kuşatıldığını idrak etmişsen, işte bu tekamülün sonu olduğunu ve artık bu model için her bastığı yere, her baktığı yere, her dokunduğu yere neler verdiğini, ne güç­ler bıraktığını bilseydiniz ve idrak et­seydiniz, bir an önce o şeklini oluşturmanız için ne kadar geç kaldığı­nızın ve kalındığının pişmanlığının gü­neşi dahi karartmaya yeterli olduğunu bilir miydiniz?”
İşte bunların özünde, “İnsan-ı Kamil” denilen ın oluşturulması vardır. “Eğer buna geç kalmışsanız, bu pişmanlığın güneşi bile karartmaya ye­terli olduğunu bilir miydiniz?” diyor. Bakın, bu gerçekten büyük bir sözdür. Çünkü gerçek kıyamet, ın ayna­sının kendi yüzüne tutulduğu andır. Biz, buna içsel kıyamet diyoruz. Ama bu küçük kıyameti, şuursal değişimi eğer siz kendinizde yaşıyorsanız, o za­man fıziki kıyamet sizin için bir şey ifade etmez.

Neden Geçmiş Yaşamlarımızı anımsayamayız?

Anımsayamayız, çünkü onu kaldıracak bilgi kapasitesine henüz sahip değiliz. Şimdi siz bir ailede doğ­duğunuzu ve o ailenin kızı olduğunu­zu düşünün. Diyelim ki, daha önce de o ailenin oğlu olarak dünyaya geldiniz ve kardeşinizle hiç geçinemiyordunuz. Kardeşiniz size her türlü kötülükler yaptı ve hakkınız olan mirası da ver­medi. Eğer bunları hatırlarsanız kar­deşinizle durumunuz ne olur? Buna dayanabilir misiniz? Bu kez sizde ona aynı şeyi yapıp intikam alacaksınız. Çünkü ın yapısında bu da var­dır. Ama bazı yörelerde (özellikle Ada­na ve Antakya’da) geçmiş yaşamlarını hatırlayan kişiler tespit edilmiştir. Bu olaylar, tekrardoğuşa bizlerin inanabilmeleri için ortaya çıkımıştır. Yine de inanmak istemeyenler birçok nedenler bulabilirler.
Tüm bilgiler bizim ruhsal ya­pımızda, yani “Akaşa” dediğimiz bilgi­sayarımızda depolanır. Keder ya da mutluluk verici bir olayı ve onun so­nucunu yaşadığımızı düşünelim. Bu­nun bilgisi bilgisayar dediğimiz o de­poya kaydedilir. Bunlar öylesine derin yaşanmış bilgilerdir ki, dünyada öldü­rülerek büyük bir şok yaşamış kişi, bu şokun etkisini, alacağı yeni bedene de yansıtabilir. O belirtiler, o izler yeni bedene işlenmiştir sanki…

Cinsel Tercih Farklılığının Bir Önce­ki Yaşamla ilgisi Var mı?

Bu tercih, önceki yaşamla ve gereksinimlerle ilgilidir. Bir kimse dünyayı terk ettiğinde, küresel dediğimiz bir bakışla kendisine yaklaşır ve gereksinimlerini doğru olarak saptar. Aşağıda istekler çoktur, ama Yukarıda sadece gereksinimler vardır. Kadın ya da erkek ol­mayı seçmek sadece gereksinimlerle ilgili­dir. Ayrıca ruhta cinsiyet aramak da hatalı bir yaklaşımdır.

, istediği zaman, istediği ortamda, gereksinimlerine ve tekamülüne uygun olarak bir seçerek enkar­ne olan, deneyler yapan kudretli bir varlıktır ve yüksek bir enerji potansi­yeline sahiptir. Yaradan’ ın enerjisi he­pimizde mevcuttur. Onun için herkes Tanrı arayışı içindedir. Kimse Tanrı’ yı görmemiştir, ama herkeste -ateistler hariç- bir Allah inancı vardır. Neden? İman, bilinmeyene inanmak demektir. Ama eğer bilinmeyenler birer birer bilinir hale gelirse, iman perdesi aralanır ve gerçek bilgiyle yüz yüze gelinir.

Eğer doğum olayını incelersek hayretler içinde kalırız. Yalnız tüm bunlar düşünebileceğimizden çok da ha küçük bir zerrede oluşturulan şey­lerdir. Bir buğday tanesinin oluşumunu bile Yukarı’ dan organize ederler. Burada evrensel bir bilgi vardır; o da şudur: Bir varlığın tezahür edişi za­ten önceden hazırlanmıştır. Ona vası­talık edecekler bir araya gelerek olayı gerçekleştirirler. Ama hak ediş, yani doğması ve dünyada tekamül etmesi gereken varlık önemlidir. İşte orada, onun bir saatini bırakın, bir dakika­sında bile bir hazırlık olmuştur. Doğa­cak ve doğuracak olanın programı bel­lidir.
Şimdi bir öykü aktaracağım ve yorumunu size bırakıyorum:
Bir sahilde iki kişi yürüyor. Üzerlerin­de hiçbir giysi yok. Çok güzel bir hava. Üstlerinde de iki tane kuş uçuyor. Günlerce, aylarca yürüyorlar, konuşu­yorlar. Erkek şöyle diyor: “Ben iyi bir baba olacağım. Herkes benden mem­nun olacak. Yani dünyada iyi de­dikleri kişi olacağım”. Kadın da diyor ki: “Ben maalesef pek iyi bir kadın ola­mayacağım, ama çocuğuma çok büyük bir sevgi göstereceğim, o varlığı çok iyi yetiştireceğim”. Bir şehrin kapısına geliyorlar. “Sen buradan.” diyor, “Ben de öteki taraftan, gene burada buluşalım…” Ve dünyaya iniyorlar.

“Nefsi tanımak demek, nefsaniyetin ne olduğunu bilmek değil, özben­liğiniz hakkındaki bilgiye kavuşmaktır. Bu duruma göre şöyle söyle­yebiliriz: Bir varlığın, kendi hikmet-i vücudu ve kendi sebebi hakkın­da, kendi bütünlüğü hakkında bir bilgiye, bir esasa ulaşabilmesi için, zaaflarını bertaraf etmesi gereklidir. Çünkü bu zaaflar, kat kat bohçalar içerisine sarılmış, bir elmas gibidir. Her bir bohçanız, sizi elmastan biraz daha uzak1aştırır. Olgun ve kusursuz , en son bohçanın açılmasından sonra ortaya çıkan elmas kadar parlak ve değerlidir.

Kaynak : Cavit Utku / parapsikolojidernegi.org

Etiketler: , , , , ,

Benzer makaleler

Yorum yazmak için giriş yapmış olmalısınız.